Muğla’nın birçok ilçesine gitmiştim ama Datça’ya içimden bir türlü gitmek gelmiyordu. Çünkü Datça, yakın gibi görünen ama uzak bir yerdi. Datça’yı bilen bilir; at başı gibi uzanan bir yarımadadan oluşur. Bu sefer niyeti bozdum, rotamı Datça’ya çevirdim.
19 Mayıs resmi tatiline, iki günlük hafta sonu tatili de eklenince üç günlük bir vakit oluştu.
Yalnız şöyle bir problem vardı: Resmi tatil zamanları bilet bulmak zahmetli bir iş. Uçak biletlerinden ümidi kesince otobüs biletlerine baktım. Onlar da doluydu. Bu yüzden paylaşımlı yolculuk ( BlaBlaCar) uygulamasına baktım. İstanbul-Muğla, karayoluyla ortalama 12 saat sürüyor. Kısa bir kaçamak yapacaksanız, karayolu doğru bir tercih olmayacaktır.



Uygulamada Datça’ya giden araç yoktu ama Marmaris’e vardı. İnsanlara mesaj atmaya başladım. Sonunda bir kişi cevap verdi. Baktım, araç Audi marka. “Konforlu bir yolculuk yapacağım,” diye sevindim. Ama bu düşüncemin hayal kırıklığına dönüşmesi uzun sürmedi.
Yola çıktığımızda aracın içinde beş adam ve iki köpek vardı. Yedi koltuklu araç tıklım tıklımdı. Bilen bilir, gece yolculuğu tehlike barındırır. Mevcut duruma ek olarak şoförün uyumamasını da sağlamalıydık. Beş adam ve iki köpek, zoraki muhabbetle karanlıkta Datça’ya doğru gidiyorduk.
Aracın içinde bir fitness antrenörü, SAT komandosu, aşçı, alkolik bir grafiti sanatçısı ve ben vardım. Tek ortak noktamız, hepimizin erkek olmasıydı.
Bir şekilde Marmaris’e vardık. Herkesle vedalaştıktan sonra aşçı olan çocukla Datça’ya gitmek için minibüs beklemeye başladık. O da Tayland’dan yeni dönmüştü. Dediğine göre babası bir gün Datça’ya gelmiş, çok beğenmiş ve yerleşmiş. Çocuk aslen Trakyalıymış.
Datça-Marmaris arası 1 saat sürdü. Minibüsler çok sık kalkmıyordu. İki minibüs arası ortalama 1,5 saatti. Datça’ya vardığımızda aşçı çocukla ayrıldık. Bana otel bulacağını söylemişti ama yardımı dokunmadı. Belki yorgundu, belki de Instagram hesabımı istediğinde ona gezgin hesabımı verdiğim için bozuldu.
Bir konuyu samimiyetsiz buluyorum; İnsanlar ilk tanışmalarda nezaketen İnstagram hesaplarını birbirine verir, bir iki hafta karşılıklı takip edilir, sonra tanışmanın heyecanı geçince hikâyelere gizlenir, iletişim kopar. En samimiyetsiz bulduğum şeydir. Ortak noktası olanlara bir şey demiyorum. Ya da karşılıklı beklenti içinde olanlara. Çoğu insan nezaketen alıyor-veriyor. Ya da tanışılan ortamdaki samimiyetiyle tutarlı olmaya çalışıyor. Bilemiyorum…



Neyse, aşçı çocuk yardım etmeyince başımın çaresine baktım. Airbnb’den ev baktım. Datça’daki ev fiyatları Bodrum’dan bile pahalıydı. Sebebini anlayamadım. Günlüğü 1750 TL’ye apart tarzı bir ev kiraladım.
Datça ikiye ayrılmış: Eski ve Yeni Datça. Yeni Datça’da küçük bir merkez ve sahil şeridi var. Eski Datça’da ise tarihi evler. Eski Datça bana daha şirin geldi.


Datça için badem vazgeçilmez. Her şeyin bademlisi var: Bademli kahve, dondurma, gazoz, kurabiye… Badem çiçeği festivali de varmış. Kurabiye ve gazozu denedim.
Acıbadem kurabiyesi… Eskiden ne yediğimi, ne içtiğimi umursamazdım. Çünkü vücut bir şekilde onları yakardı. Şimdi ne yersem kilo olarak geri dönüyor. Göbek bir yandan iyidir; evrimsel kodlarda güven veren babayı temsil eder. Hele bir de kel ve göbekliyse… Of, kombo! En azından bir kadının bana söylediği buydu.
Benim estetik kaygılarım olduğu için göbekli olmayı tercih edemiyorum.
Acıbadem kurabiyesini yedim bu arada. İçinde sakız gibi acımtırak(aşağıda ortada) bir şey vardı. Normal bademli kurabiye daha güzeldi.



Eski ve Yeni Datça arası yürüme mesafesi. Yaklaşık 2 km.
Eski Datça, denize biraz daha uzak olmasına rağmen Rum taş evleriyle çok daha sevimli bir yerdi. Sokakları begonvillerle bezeli, taş evlerin bahçeleri ise egzotik çiçekler ve ağaçlarla adeta bir renk cümbüşüydü.
Burada bademli gazoz ve dondurma gibi yerel lezzetleri denedim; oldukça başarılılardı. Fiyatlar ise biraz yüksek olsa da, ortamın keyfini gölgede bırakacak kadar değil.



Estetik kaygı belli bir refaha ulaştıktan sonra oluşuyor sanırım. Eski Datça’da her bahçede çeşit çeşit egzotik bitkiler var. Çok güzel duruyor. Ben, anne evinde bir ara böyle bir işe girişeyim dedim. Gittim, boy boy saksılar, 50 kg gübreli toprak, farklı çiçek tohumları aldım. Ev dubleksti. Amacım, üst kat balkonda güzel bir hobi bahçesi oluşturmaktı.
Malzemeyi bıraktım, bir yere gitmem gerekti. Evden uzaklaştım. İki hafta sonra geldim. Baktım, bizimkiler bütün saksılara soğan ekmiş:))
Ya bakın, bu insanlar aç falan değil. Soğan dediğin de kilosu 1 TL bir şeydi. Zaten satın aldığım malzemeyle bir ton soğan alınırdı. Abi, kültürel kodlar işte. Yaşanmışlık… Daha iyisini düşünemiyor bu insanlar. Sonuç: Saksılardan yeşil soğan çıktı 🙂
Şehir merkezi dışında başka bir yeri gezmek istiyorsanız, araba şart.
Datça’yı gezdikten sonra Marmaris’e geri döndüm. Datça yolu biraz yorucu. Kısa süreli konaklama için uygun değil. Eğer arabanız yoksa, gittiğinizde en az bir hafta kalmanız gerekiyor.
İnsan uçağa alışınca, otobüs yolculuğu acayip uzun geliyor. Dönüşte Resmen ömrümden 12 saat gitti. Marmaris’ten İstanbul’a en ucuz Metro Turizm firmasıydı. “Kesin bir pislik var,” dedim ama enteresan bir şekilde bir şey olmadı. Boykot edilen bir firma olabilir. Otobüs ve otel gibi biraz uzun kalınan yerlerde, ucuzluk ilk tercihim değil. Çünkü fiyat düştükçe insan kalitesi de düşüyor.

Mevzu Metro firması olunca devamlı tetikteyim. Bir gözüm kirişte:)
Otobüs yolculuğuyla ilgili bir anekdot:
“Çok eski zamanlarda, Elazığ’a giden bir otobüsteyiz. Hatırladığım karakterler: En önde sağda genç bir kız, yanında da bir kocakarı. Sol tarafta ise sonradan akademisyen olduğunu öğrendiğim uzun saçlı bir adam. Bir de şoför ve muavin var. Ben de sol tarafta, önden üçüncü sıradayım.
Neyse, bir süre sonra öndeki kocakarı indi. Kız yalnız kalınca, muavinin kıza karşı ekstra özel ilgisi başladı:
— “Su ister misin? Bir şey ister misin?”
Kız da kibarca “Hayır,” diyordu.
Ben konuyu takibi bıraktım. Dalmışım…
Gece geç saatlerde, otobüs hareket halindeyken şoför birden muavini tokatlamaya başladı. Otobüste bir itiş kakış, bağrışmalar… Öndeki kız ağlamaya başladı. Şoför adeta delirmişti. Koltukların üst kısmındaki çekmeceden bir silah çıkardı:
— “Çekilin! Vuracağım bu puştu!” diye bağırıyordu.
Muavin şoka girdi, adeta havale geçirir gibi titriyordu. Araya girdiler, şoför ve muavin birbirinden uzaklaştırıldı. Otobüs yoluna devam etti ve ilk dinlenme tesisinde durdu. Şoför, muavine:
— “İn burada, yoksa elimden bir kaza çıkacak.” dedi.
Muavin indi. Masaj koltuklarından birine yığılıp kaldı. Hâlâ titriyordu.
Yukarı çıktım, yemek almak için sıraya girdim. Sırada bir polis vardı. Durumu anlattım. Polis:
— “Bizi gece gece uğraştırmayın.” dedi.
Israr edince elindeki tabldotu bırakıp aşağı indi.
Finalde, muavini dinlenme tesisinde bıraktık. Deli şoförle yola devam ettik. Olayın sebebi şuymuş: Şoför, muavinin kıza fazla ilgi göstermesine sinirlenmiş. Muavin, böyle bir tepki beklemiyordu.
Dinlenme tesisinde, otobüsün arka tarafına geçtim. Kimsenin duyamayacağı bir mesafeden, Elazığlı deli şoförü kendi firmasına şikâyet ettim:
— “Bu manyakta silah var. Can güvenliğimiz yok.” dedim.
Allah’tan Adamı aradılar da biraz sakinleşti. Yolculuk gergin bir şekilde zar zor da olsa bitti”
Bir yolculuğumuz daha böyle sona erdi…

Yorum yazabilirsiniz.